Kendi Kitaplarından

Buhârî (v. 256) · Sahîhu'l-Buhârî (Sultâniyye) · Cilt 9, Sayfa 29 · Rivayet nakli

«Kendini dağ tepelerinden atmak için defalarca çıktı»

Arapça metin

حُزْنًا غَدَا مِنْهُ مِرَارًا كَيْ يَتَرَدَّى مِنْ رُؤُوسِ شَوَاهِقِ الْجِبَالِ
Sayfanın tamamı
٦٩٨٢ - حدثنا يحيى بن بكير، حدثنا الليث، عن عقيل، عن ابن شهاب، وحدثني عبد الله بن محمد، حدثنا عبد الرزاق، حدثنا معمر، قال الزهري: فأخبرني عروة، عن عائشة ﵂ أنها قالت: «أول ما بدئ به رسول الله ﷺ من الوحي الرؤيا الصادقة في النوم، فكان لا يرى رؤيا إلا جاءت مثل فلق الصبح، فكان يأتي حراء فيتحنث فيه، وهو التعبد، الليالي ذوات العدد، ويتزود لذلك، ثم يرجع إلى خديجة فتزوده لمثلها، حتى فجئه الحق وهو في غار حراء، فجاءه الملك فيه، فقال: اقرأ، فقال له النبي ﷺ: فقلت: ما أنا بقارئ، فأخذني فغطني حتى بلغ مني الجهد، ثم أرسلني فقال: اقرأ، فقلت: ما أنا بقارئ، فأخذني فغطني الثانية حتى بلغ مني الجهد، ثم أرسلني فقال: اقرأ، فقلت: ما أنا بقارئ، فأخذني فغطني الثالثة حتى بلغ مني الجهد، ثم أرسلني فقال: ﴿اقرأ باسم ربك الذي خلق﴾ حتى بلغ ﴿ما لم يعلم﴾ فرجع بها ترجف بوادره، حتى دخل على خديجة، فقال: زملوني زملوني. فزملوه حتى ذهب عنه الروع، فقال: يا خديجة، ما لي. وأخبرها الخبر، وقال: قد خشيت على نفسي. فقالت له: كلا، أبشر، فوالله لا يخزيك الله أبدا، إنك لتصل الرحم، وتصدق الحديث، وتحمل الكل، وتقري الضيف، وتعين على نوائب الحق. ثم انطلقت به خديجة حتى أتت به ورقة بن نوفل بن أسد بن عبد العزى بن قصي، وهو ابن عم خديجة أخو أبيها، وكان امرأ تنصر في الجاهلية، وكان يكتب الكتاب العربي، فيكتب بالعربية من الإنجيل ما شاء الله أن يكتب، وكان شيخا كبيرا قد عمي، فقالت له خديجة: أي ابن عم، اسمع من ابن أخيك، فقال ورقة: ابن أخي ماذا ترى؟ فأخبره النبي ﷺ ما رأى، فقال ورقة: هذا الناموس الذي أنزل على موسى، يا ليتني فيها جذعا، أكون حيا حين يخرجك قومك. فقال رسول الله ﷺ: أومخرجي هم فقال ورقة: نعم، لم يأت رجل قط بما جئت به إلا عودي، وإن يدركني يومك أنصرك نصرا مؤزرا، ثم لم ينشب ورقة أن توفي، وفتر الوحي فترة حتى حزن النبي صلى الله ⦗٣٠⦘ عليه وسلم، فيما بلغنا، حزنا غدا منه مرارا كي يتردى من رؤوس شواهق الجبال، فكلما أوفى بذروة جبل لكي يلقي منه نفسه تبدى له جبريل، فقال: يا محمد، إنك رسول الله حقا. فيسكن لذلك جأشه، وتقر نفسه، فيرجع، فإذا طالت عليه فترة الوحي غدا لمثل ذلك، فإذا أوفى بذروة جبل تبدى له جبريل فقال له مثل ذلك» قال ابن عباس ﴿فالق الإصباح﴾ ضوء الشمس بالنهار، وضوء القمر بالليل.

Çeviri

…bir hüzünle ki, kendini dağların yüksek tepelerinden atmak için defalarca çıktı.

Kelime kelime

Her Arapça kelimenin birebir karşılığı; tire bitişik ek/edat sınırıdır. Akıcı çeviri yukarıdadır.

bize ulaştığına göre فِيمَا بَلَغَنَا* bu yüzden defalarca çıktı غَدَا مِنْهُ مِرَارًا* kendini aşağı atmak için كَيْ يَتَرَدَّى* Cebrâil ona göründü تَبَدَّى لَهُ جِبْرِيلُ*

Satır altı görünüm
فِيمَا بَلَغَنَاbize ulaştığına göreغَدَا مِنْهُ مِرَارًاbu yüzden defalarca çıktıكَيْ يَتَرَدَّىkendini aşağı atmak içinتَبَدَّى لَهُ جِبْرِيلُCebrâil ona göründü
  1. فِيمَا بَلَغَنَا: Metnin en kritik dört kelimesi. Bu, Zührî'nin kendi kaydıdır ve anlatının bundan sonrasının Âişe'den değil, ona ismi verilmeden ulaşan bir haberden geldiğini söyler — hadis usûlünde **belâğ** denen tür. İsnadın kesildiği yer burasıdır.
  2. غَدَا مِنْهُ مِرَارًا: مِرَارًا: tekrar bildirir. Anlatının ağırlığı tek bir andan değil, tekrardan gelir.
  3. كَيْ يَتَرَدَّى: V. bâb, ر-د-ي kökü: yüksekten düşmek/yuvarlanmak. كَيْ edatı **niyeti** açıkça bildirir — sonuç değil kasıt anlatılır.
  4. تَبَدَّى لَهُ جِبْرِيلُ: Anlatının çözümü: her seferinde bir melek görünür ve «sen gerçekten Allah'ın resûlüsün» der. Yani metin, teşebbüsü bir çöküş olarak değil, ilâhî teselli ile kapanan bir tekrar olarak kurar.

Kaynak

صحيح البخاري - ط السلطانية · Baskı: المطبعة الكبرى الأميرية، بولاق - مصر السلطانية ١٣١١ هـ، بأمر السلطان عبد الحميد الثاني (ترقيم موافق للمطبوع)
Cilt 9 · Sayfa 29 · Shamela canlı sayfa (pasaj vurgulu) · archive.org taraması
Basılı nüshanın taraması: el-Matbaatü'l-kübra'l-emîriyye, Bulak 1311 (Sultâniyye) · Sayfa 30 · juz09.pdf (cüz 9), PDF sayfası 30

Tarama cüz 9, PDF sayfası 30 = basılı ٣٠; kayma yok. Baskı: el-Matbaatü'l-kübra'l-emîriyye, Bulak 1311 (Sultâniyye).

Shamela sayfası ile basılı sayfa burada da örtüşmez. 6982 numaralı hadis basılı ٢٩'da başlar ve alıntılanan cümle sayfa kırılmasının öbür tarafındadır: metin «حَتَّى حَزِنَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ» ile ٢٩'u bitirir, `⦗٣٠⦘` işaretinden sonra «عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فِيمَا بَلَغَنَا، حُزْنًا غَدَا مِنْهُ مِرَارًا…» ile ٣٠'da sürer. Shamela'nın `page_num` değeri 29, alıntı ise basılı 30. sayfadadır; `page` alanı Shamela'yı, `scan.printed_page` alanı taramayı gösterir.

Vurgu kutusu, basılı ٣٠'un metin bloğundaki ilk satırın ortasında yer alır ve elle ölçülmüştür (Sultâniyye çerçevesi satır profilini bozar); sınırlar kutunun kendi yüzde değerlerinden geri kırpılarak gözle doğrulandı.

İki bağımsız kontrol 2026-09-10'da geçti: (a) sayfa kimliği — basılı sayfa numarası ٣٠ ve üst bilgideki «القسطلاني ١٠/١٢١ - ١٣٤ العيني ٢٤/١٢٧» satırı Shamela'nın `part: 9` değeriyle ve gömülü `⦗٣٠⦘` işaretiyle örtüşür; (b) metin sadakati — alıntının dokuz kelimesi taramada birebir okundu.

صحيح البخاري - ط السلطانية 9/29

Sarı kutular alıntının satırlarını gösterir; tarama görüntüsü değiştirilmemiştir.

Bağlam

Rivayet Sahîh'in «Kitâbü't-Ta'bîr» bölümünde, «أَوَّلُ مَا بُدِئَ بِهِ رَسُولُ اللهِ ﷺ مِنَ الْوَحْيِ الرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ» bâbında ve 6982 numarayla yer alır. Metin, Sahîh'in ilk hadisinin (bed'ü'l-vahy) daha uzun bir versiyonudur: Hirâ, «اقرأ», Hatice, Varaka b. Nevfel — hepsi buradadır.

Anlatı Varaka'nın ölümüyle biter ve tam o noktada devam eder: «ثُمَّ لَمْ يَنْشَبْ وَرَقَةُ أَنْ تُوُفِّيَ، وَفَتَرَ الْوَحْيُ فَتْرَةً حَتَّى حَزِنَ النَّبِيُّ ﷺ فِيمَا بَلَغَنَا حُزْنًا غَدَا مِنْهُ مِرَارًا كَيْ يَتَرَدَّى مِنْ رُؤُوسِ شَوَاهِقِ الْجِبَالِ…»

Bu girdinin ekseni, o dört kelimedir: فِيمَا بَلَغَنَا — «bize ulaştığına göre». Bu, Âişe'nin sözü değildir; Zührî'nin araya koyduğu kendi kaydıdır ve isnadın burada kesildiğini bildirir. Hadis usûlünde bu türe belâğ denir: râvînin, kimden aldığını söylemeden naklettiği haber. Yani sayfanın ilk kısmı Âişe'ye kadar muttasıl bir isnadla, ikinci kısmı ise Zührî'de duran bir belâğla gelir; ikisi tek bir metnin içinde, ayırıcı bir işaret olmaksızın yan yana durur.

Anlatının kendisi şunu söyler: vahyin kesildiği dönemde Peygamber hüzünlenir; bu hüzünle defalarca yüksek dağların tepelerine çıkar, kendini atmak için; her tepeye vardığında Cebrâil görünür ve «Ey Muhammed, sen gerçekten Allah'ın resûlüsün» der; bunun üzerine yatışır, içi rahatlar ve döner; fetret uzayınca yine aynı şey için çıkar, yine aynı şey olur.

Sayfa, İbn Abbâs'ın ﴿فَالِقُ الْإِصْبَاحِ﴾ hakkındaki bir sözüyle kapanır ve hemen ardından «بَابُ رُؤْيَا الصَّالِحِينَ» bâbı açılır.

Önceki sayfanın sonu
﷽ باب التعبير وأول ما بدئ به رسول الله ﷺ من الوحي الرؤيا الصالحة
Sonraki sayfanın başı
باب رؤيا الصالحين وقوله تعالى ﴿لقد صدق الله رسوله الرؤيا بالحق لتدخلن المسجد الحرام إن شاء الله آمنين محلقين رؤوسكم ومقصرين لا تخافون فعلم ما لم تعلموا فجعل من دون ذلك فتحا قريبا﴾

Gelenek bunu nasıl savunur

Geleneğin savunması burada, diğer iki Buhârî girdisinden farklı olarak, rivayetin kendi metnine dayanır ve güçlüdür.

(1) Bu kısım Sahîh'in muttasıl metni değildir. «فِيمَا بَلَغَنَا» kaydını koyan Zührî'nin kendisidir; yani sayfa, isnadın nerede kesildiğini kendi eliyle işaretler. İbn Hacer bunu belâğ diye niteler. Bugün aynı savunuyu islamqa (152611) ve islamweb (92386) tekrarlar: bu cümleler «Sahîh'in kendisinden» sayılmaz, çünkü Buhârî'nin şartı isnadlı metne ilişkindir.

(2) Buhârî bu kısmı delil olarak getirmez. Bâbın konusu vahyin başlangıcı ve sâdık rüyadır; belâğ, kronolojiyi tamamlayan bir bağlam cümlesi olarak akar. Muhaddislerin âdeti, bâb içinde bu türden bağlayıcı nakiller getirmektir ve bunlar hüküm delili sayılmaz.

(3) Metin bir intihar teşebbüsü değil bir hüzün tasviri kurabilir. «كي يتردى» ifadesi bir kasıt bildirir, ama anlatının kapanışı her seferinde ilâhî bir teselli ve dönüştür. Yani metnin kendi kurgusunda anlatılan şey bir çöküş değil, tekrarlanan bir teselli sahnesidir; vurgusu Peygamber'in zayıflığında değil, Allah'ın onu her defasında tutmasındadır.

(4) Beşerî ıstırap Kur'an'a yabancı değildir. Kur'an peygamberlerin ağır sıkıntısını, hatta ümitsizliğe yaklaşmasını kaydeder: Yûnus balığın karnında (21:87), Ya'kūb'un gözlerinin ağarması (12:84), Mûsâ'nın korkusu (20:67-68, 26:12-13) ve Peygamber'e «neredeyse kendini helâk edeceksin» (18:6, 26:3) hitabı. Hüznün derinliği tek başına Kur'an'a aykırı değildir.

(5) Fetret olgusunun kendisi Kur'an'dadır. 93. sûre bir kesintiyi ve ardından gelen teselliyi varsayar: «مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَىٰ». Yani rivayetin çerçevesi — vahyin durması ve teselli — metinle uyumludur; tartışma çerçevede değil, aradaki fiildedir.

Bugün de böyle mi?

Güncel fetva bağlantısı henüz eklenmedi.

Kur'an ne diyor?

Yorum

Bu bölüm sitenin editoryal görüşüdür. Yukarıdaki kayıt ondan bağımsızdır ve tek başına doğrulanabilir.

Bu girdinin konusu, çoğu kişinin sandığından farklıdır. Mesele «Buhârî Peygamber'in intihara kalkıştığını söylüyor» değildir; mesele, isnadı bulunmayan bir haberin, isnad ölçütüyle tanımlanan bir kitabın metni içinde, ayırıcı bir işaret olmaksızın durmasıdır.

Sayfanın kendisi bunu itiraf eder. «فِيمَا بَلَغَنَا» — bize ulaştığına göre. Bu dört kelime Âişe'nin değil Zührî'nindir ve tam olarak şunu söyler: buradan sonrasını kimden aldığımı söylemiyorum. Hadis usûlü bu türe belâğ der ve onu muttasıl rivayetle bir tutmaz. İbn Hacer bunu tespit eder; bugünkü savunu da (islamqa 152611) buradan hareket eder ve «bu kısım Sahîh'in kendisinden sayılmaz» der. Bu savunu doğrudur ve bu girdide öyle kaydedilmiştir.

Fakat savunu, kendi kabulüyle bir sorun açar. Eğer bu cümleler Sahîh'in şartını karşılamıyorsa, Sahîh'in içinde ne aramaktadır? Ve onları arayan okur, hangi işaretle ayıracaktır? Basılı sayfada bir ayraç, bir farklı dizgi, bir uyarı yoktur — cümle, Âişe'nin isnadıyla gelen anlatının içinden, aynı cümle akışıyla çıkar. Sonuç şudur: on dört asır boyunca bu metni okuyan kimse, hangi kısmının hangi ölçüte tâbi olduğunu ancak *Fethu'l-Bârî* düzeyinde bir şerhten öğrenebilmiştir. «Sahih» etiketinin ne kadarını neye verdiği sorusu, bu girdinin asıl sorusudur.

İçerik tarafına gelince, dürüst olmak gerekir. Kur'an peygamberlerin ağır sıkıntısını gizlemez: Yûnus karanlıklar içinde nidâ eder, Ya'kūb'un gözleri ağarır, Mûsâ korkar, ve Peygamber'e iki kez «neredeyse kendini helâk edeceksin» denir (18:6, 26:3). Yani derin hüzün Kur'an'a yabancı değildir ve bu rivayeti «peygambere yakışmaz» diye reddetmek, Kur'an'dan değil sonradan kurulmuş bir ismet fazlasından beslenir.

Ayrım şuradadır. Kur'an, Peygamber'in sıkıntısını kaydettiği her yerde onu bir yönlendirmeyle kapatır: «üzülme», «sabret», «rabbini hamd ile tesbih et» (15:97-98). Ve fetretin kendisi hakkında konuştuğu tek yerde — 93. sûre — tesellinin muhtevası, araya giren bir melek değil, geçmişteki korunmuşluğun hatırlatılmasıdır: seni yetim bulup barındırmadı mı, şaşırmış bulup yol göstermedi mi, yoksul bulup zengin etmedi mi. Belâğın kurduğu sahne ise başka bir şey söyler: Peygamber kendi resûllüğünden emin değildir ve her tepede bir melek ona «sen gerçekten Allah'ın resûlüsün» demek zorunda kalır. Kur'an'ın kendi tesellisi bu tereddüde değil, ona hiç değinmeden, verilmiş nimete dayanır.

Bu yüzden bu girdinin hükmü ikilidir ve ikisi de açıkça yazılmalıdır. (a) Belâğın muhtevası, Kur'an'ın fetret hakkındaki kendi anlatısıyla uyuşmaz; 93. sûre başka bir teselli kurar. (b) Ama bu belâğ, Buhârî'nin kendi ölçütüyle de muttasıl bir rivayet değildir — yani onu reddetmek için Sahîh'e karşı çıkmak gerekmez, Sahîh'in kendi kaydını okumak yeter. Sicile giren şey, cümlenin muhtevasından çok, o kaydın on dört asır boyunca metnin içinde görünmez kalmış olmasıdır.

Doğrulandı: 2026-09-10