«Peygamber büyülendi; yapmadığı şeyi yaptığını sanır oldu»
Arapça metin
Sayfanın tamamı
Çeviri
Kelime kelime
büyüledi سَحَرَ* ona öyle görünür oldu / hayal ettirildi يُخَيَّلُ إِلَيْهِ* bir şeyi yaptığını, halbuki onu yapmamıştı أَنَّهُ يَفْعَلُ الشَّيْءَ وَمَا فَعَلَهُ* büyülenmiş مَطْبُوبٌ*
Satır altı görünüm
- سَحَرَ: س-ح-ر kökü. Fâil insan, mef'ûl Peygamber'dir — yani fiilin yönü, Kur'an'ın 25:8 ve 17:47'de kâfirlerin ağzından naklettiği ithamın yönüyle aynıdır.
- يُخَيَّلُ إِلَيْهِ: Meçhul, II. bâb, خ-ي-ل kökü. Kur'an'ın sihri tarif ederken kullandığı fiilin aynısıdır (20:66, Firavun'un sihirbazlarının ipleri hakkında). Buhârî bâb başlığında bu âyeti bizzat zikreder.
- أَنَّهُ يَفْعَلُ الشَّيْءَ وَمَا فَعَلَهُ: İddianın çekirdeği: etkilenen şey algı ile gerçeklik arasındaki bağdır. «Şey» belirsiz bırakılmıştır; sayfada hangi fiil olduğu söylenmez.
- مَطْبُوبٌ: ط-ب-ب kökünden örtmece: «tedavi edilmiş» kalıbıyla «büyülenmiş» kastedilir. Sayfada iki meleğin ağzından gelir.
Kaynak
Bağlam
Rivayet Sahîh'in «Kitâbü't-Tıb» bölümünde, «بَابُ السِّحْرِ» başlığı altında ve 5763 numarayla yer alır (c.7 s.136). Bâb başlığının kendisi bu girdinin çerçevesini kurar: Buhârî, sihir bâbını beş Kur'an pasajıyla açar — 2:102 (Hârût ve Mârût), 20:69 (وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى), 10:77 (أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ), 20:66 (يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَى) ve 113:4 (النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ). Yani hadisin anahtar fiili olan يُخَيَّلُ, bâbın kendi âyet listesinden gelmektedir.
İsnad: İbrâhim b. Mûsâ → Îsâ b. Yûnus → Hişâm [b. Urve] → babası [Urve] → Âişe. Aynı sayfanın sonunda Buhârî üç mütâbaat sayar (Ebû Üsâme, Ebû Damra, İbn Ebi'z-Zinâd — hepsi Hişâm'dan) ve bir lafız farkı kaydeder: Leys ile İbn Uyeyne, Hişâm'dan «مُشْطٍ وَمُشَاقَةٍ» diye rivayet etmiştir; ardından Buhârî iki kelimeyi sözlük olarak açıklar. Yani rivayet Sahîh içinde tek isnadlı bir garîb değil, çok tarikli bir metindir; aynı hadis Müslim'de de (2189) bulunur ve Buhârî'de ikinci bir yerde daha (c.4 s.122, h.3268) geçer.
Metnin tamamı şunu anlatır: Lebîd b. el-A'sam Peygamber'i büyüler; Peygamber bir şeyi yaptığını sanmaya başlar; dua eder; rüyasında iki adam gelir, biri başucuna biri ayakucuna oturur ve aralarında konuşurlar — «adamın rahatsızlığı ne?» «Büyülenmiş.» «Kim büyüledi?» «Lebîd b. el-A'sam.» «Ne ile?» «Bir tarak, tarak döküntüsü ve erkek hurma tomurcuğunun kabuğu ile.» «Nerede?» «Zervân kuyusunda.» Peygamber kuyuya gider, Âişe'ye «suyu kına suyu gibi, hurmalarının başları şeytanların başları gibi» der. Âişe «çıkarmayayım mı?» diye sorar; Peygamber «Allah bana âfiyet verdi, insanlar arasında bu yüzden bir şer kışkırtmak istemedim» der ve kuyunun kapatılmasını emreder.
İki ayrıntı özellikle kayda değer. Birincisi: sayfada büyünün ne üzerinde etkili olduğu tarif edilmez — «bir şey» belirsiz bırakılır; bu belirsizlik, ileride tefsir ve şerh literatüründe doldurulacak boşluktur. İkincisi: metnin kendi çözümü ilâhî bir müdahaledir («Allah bana âfiyet verdi») ve Peygamber, faili bildiği hâlde cezalandırmayı reddeder.
Önceki sayfanın sonu
Sonraki sayfanın başı
Gelenek bunu nasıl savunur
Geleneğin savunması dört hatta kurulur ve bir kısmı güçlüdür.
(1) Kur'an'ın sihir tarifi tam da budur. 7:116 sihirbazların «insanların gözlerini büyülediğini», 20:66 ise Mûsâ'ya iplerin «koşuyormuş gibi hayal ettirildiğini» söyler. Yani Kur'an'a göre sihir bir varlık dönüşümü değil bir algı yanılsamasıdır — ve rivayet de tam bu kelimeyle (يُخَيَّلُ) aynı şeyi söyler. Buhârî bâbı açarken zaten bu âyeti zikreder. Mûsâ bir peygamberdir ve âyet yanılsamanın ona ulaştığını açıkça söyler: «يُخَيَّلُ إِلَيْهِ».
(2) Etkilenen alan nübüvvet değil bedendir. Savunuya göre (klasik şerhlerin ve İbn Hacer'in hattı, bugün islamqa 68814'te de tekrarlanır) büyü Peygamber'in dünyevî işlerine — hangi eşine gittiği gibi — dokunmuştur, tebliğe değil. Vahyin korunması ayrı bir düzlemdir; sayfada büyünün vahye karıştığına dair tek kelime yoktur.
(3) Peygamberler beşerî ârızalardan muaf değildir. Hastalanır, yaralanır, zehirlenir (Hayber), unuturlar. Büyü bu sınıfın bir üyesi sayılırsa, ondan muafiyet talebi Kur'an'ın kurduğu beşer-peygamber tasavvuruna değil, ona sonradan eklenen bir masumiyet fazlasına dayanır.
(4) Metnin kendi sonucu Peygamber'i aciz değil galip gösterir. Büyü etkisini sürdürmez: Peygamber dua eder, Allah ona haber verir, âfiyet verir, o da fâili bildiği hâlde cezalandırmaz. Anlatının yönü bir yenilgi değil bir kurtuluş anlatısıdır.
Buna ek olarak bir usûl argümanı: rivayet Sahîhayn'ın ikisinde de bulunur, Hişâm b. Urve'den en az dört tarikle gelir ve reddi, hadis usûlünün kabul ettiği tashîh ölçütlerinin tümünü karşılayan bir metnin muhtevaya bakılarak reddedilmesi demektir — ki bu, usûlde ayrıca temellendirilmesi gereken bir hamledir.
Bugün de böyle mi?
Kur'an ne diyor?
- 25:8 Metin açıkça söylüyor
﴿وَقَالَ ٱلظَّٰلِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلٗا مَّسۡحُورًا﴾ — Kur'an'da «مسحور» kelimesi Peygamber hakkında bir kez değil iki kez geçer ve her ikisinde de bir itham olarak, «zalimlerin» ağzından nakledilir. Metin bu ithamı ne doğrular ne de kısmen kabul eder; onu, âyetin devamındaki «bak, sana nasıl misaller getirdiler de saptılar» (25:9) hükmüyle kapatır. Rivayet ise aynı sıfatı bir vâkıa olarak kaydeder.
- 17:47 Metin açıkça söylüyor
﴿إِذۡ يَقُولُ ٱلظَّٰلِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلٗا مَّسۡحُورًا﴾ — İkinci geçiş, ithamın bağlamını da verir: bu, muhaliflerin Peygamber'i dinlerken kendi aralarında fısıldaştıkları sözdür. Kur'an bu fısıltıyı bildiğini söyler ve reddeder. İki âyetin ortak yapısı şudur: «مسحور» nitelemesi, vahyin güvenilirliğini kırmak için kullanılan bir araçtır.
- 20:66 Metinle uyumlu
﴿فَإِذَا حِبَالُهُمۡ وَعِصِيُّهُمۡ يُخَيَّلُ إِلَيۡهِ مِن سِحۡرِهِمۡ أَنَّهَا تَسۡعَىٰ﴾ — Bu âyet rivayetin lehine okunabilir ve dürüstlük gereği burada durmalıdır: sihrin peygamber üzerindeki etkisi Kur'an'da bir kez, tam bu fiille tarif edilir ve muhatap Mûsâ'dır. Buhârî de bâbı bu âyetle açar. Ancak âyetin devamı farkı gösterir: Mûsâ'ya korkma denir ve elindeki, «yaptıklarını yutar» (20:69). Yanılsama anlatının bir aşamasıdır ve hemen bir vahiyle kapatılır; hiçbir noktada peygamberin kendi fiilleri hakkındaki bilgisine dokunmaz.
- 5:67 Metin açıkça söylüyor
﴿وَٱللَّهُ يَعۡصِمُكَ مِنَ ٱلنَّاسِ﴾ — Cümlenin öznesi Allah, mef'ûlü Peygamber, kaynağı ise «insanlar»dır — belirli bir zarar türüne kayıtlanmamıştır. Rivayette zararın fâili bir insandır (Lebîd b. el-A'sam) ve zarar gerçekleşmiştir. Savunu, ismetin tebliğe hasredildiğini söyleyerek bu gerilimi çözebilir; ama âyetin metninde böyle bir kayıt yoktur, kayıt yorumla eklenir.
- 16:99 Metinden çıkıyor
﴿إِنَّهُۥ لَيۡسَ لَهُۥ سُلۡطَٰنٌ عَلَى ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَلَىٰ رَبِّهِمۡ يَتَوَكَّلُونَ﴾ ve 15:42 ﴿إِنَّ عِبَادِي لَيۡسَ لَكَ عَلَيۡهِمۡ سُلۡطَٰنٌ﴾ — İki âyet de şeytanın mü'minler üzerinde bir sultası bulunmadığını söyler. Sihrin Kur'an'daki bütün geçişleri şeytanî bir öğretime bağlanır (2:102). Buradan çıkan sonuç şudur: sihrin bir mü'min üzerinde, hele peygamber üzerinde tesir kurması, âyetin kurduğu genel kaideye bir istisna talep eder ve bu istisna metinde verilmez.
- 68:2 Metin açıkça söylüyor
﴿مَآ أَنتَ بِنِعۡمَةِ رَبِّكَ بِمَجۡنُونٖ﴾ — Kur'an, Peygamber'in zihinsel ve idrakî sağlamlığına dair ithamları defalarca ve doğrudan reddeder (ayrıca 34:8, 52:29, 81:22, 53:2). Bu reddin dayandığı ölçü «rabbinin nimeti»dir. Rivayetin tarif ettiği hâl bir cinnet değildir — fark korunmalıdır — ama aynı ölçüye dokunur: Peygamber'in kendi fiilleri hakkındaki bilgisi.

Bu rivayet, sicildeki en dikkatli ele alınması gereken maddelerden biridir, çünkü onu reddetmek için ileri sürülen argümanların bir kısmı Kur'an'a değil sonradan kurulmuş bir ismet tasavvuruna dayanır. Meseleyi metnin kendi kelimeleriyle kurmak gerekir.
Kur'an'da «مسحور» kelimesi Peygamber hakkında iki kez geçer (25:8, 17:47) ve her ikisinde de bir itham olarak, «zalimler»in sözü diye nakledilir. Kur'an bu ithamı tartışmaz; onu iftira sınıfına koyar ve «bak sana nasıl misaller getirdiler de saptılar» der. Rivayet ise aynı niteliği bir vâkıa olarak kaydeder. Bu, bir çelişki iddiası için yeterli midir? Tek başına değil — çünkü ithamın anlamı ile rivayetin anlamı aynı olmayabilir: müşriklerin kastı «cinlerin çarptığı, aklı gitmiş adam», rivayetin kastı ise geçici ve sınırlı bir yanılsamadır. Bu ayrım gerçektir ve savunuya hakkı verilmelidir.
Fakat ayrım yapıldıktan sonra da geriye asıl mesele kalır: rivayet, etkilenen şeyi «bir şeyi yaptığını sanmak, halbuki yapmamış olmak» diye tarif eder. Etkilenen alan bir fiilin gerçekleşip gerçekleşmediğine dair bilgidir. Bir insanın kendi fiilleri hakkındaki bilgisi bozulabiliyorsa, o bilginin hangi kısmının bozulmadığını söyleyecek olan ölçüt nedir? Sayfa bu ölçütü vermez; «şey» belirsiz bırakılmıştır. Savununun getirdiği ölçüt — «vahye değil dünyevî işlere dokundu» — metnin değil şerhin katkısıdır ve rivayetin kendisinden çıkmaz.
Kur'an'ın sihri tarif eden âyetleri (7:116, 20:66) savunu için gerçek bir dayanaktır ve bu girdide öyle etiketlenmiştir. Ama 20:66'nın yapısı da kayda değer: yanılsama Mûsâ'ya ulaşır, hemen ardından vahiy gelir («لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَىٰ»), ve yanılsama aynı sahnede sona erer. Yani Kur'an'ın peygambere sihir teması, bir âyetle kapatılan bir andır. Rivayette ise durum bir süre devam eder ve çözüm yine ilâhî bir haberdir — bu paralellik savunuyu güçlendirir. Rivayetin Kur'an'la asıl gerilimi burada değil, 5:67'nin kayıtsız cümlesindedir: «Allah seni insanlardan korur.» Metinde bu korumanın alanını daraltan bir kayıt yoktur.
İki şey ayrıca söylenmelidir. Birincisi: bu rivayeti reddeden bir gelenek çizgisi vardır ve bu çizgi modern değildir — Cessâs, Ebû Bekir el-Asamm ve sonra Muhammed Abduh ile Reşîd Rızâ, rivayeti tam olarak 25:8 gerekçesiyle reddetmişlerdir. Yani mesele «gelenek karşısında modernler» değildir. İkincisi: rivayet Sahîhayn'ın ikisindedir ve Hişâm b. Urve'den çok tarikle gelir; onu isnad zayıflığıyla reddetmek mümkün değildir. Bu yüzden gerçek soru şudur: bir metin, isnad ölçütlerinin tümünü karşıladığı hâlde Kur'an'ın açık bir cümlesiyle uyuşmuyorsa hangisi ölçüdür? Bu sitenin cevabı, sayfanın kendi kaydını ve Kur'an'ın kendi cümlesini yan yana koymak ve okuyucuyu bu sorunun karşısında bırakmaktır.